Dmitri Ermakovun objektifinden 1900’lü yıllarda Ardahan ve Kura köprüsü

Dmitri Ermakovun objektifinden 1900’lü yıllarda Ardahan ve Kura köprüsü

1918 yılında Türkiyenin birçok şehrini gezen tarihçi Ahmet Refik Altınay Ardahan'ı şöyle anlatıyor:

Ardahan’a yaklaşıldıkça, zarif çam ormanlarından geçiliyor. Ormanlar tepe üzerinde.Tepenin solunda Ardahan Ovası, ovanın yeşil zemini ortasında Ardahan Suyu (Kür ırmağı), Bağdat ve Mihaylofska köyleri var. Ardahan, düz ve muntazam bir yolun sonunda, beyaz binalarıyla uzaktan görünüyor. Ardahan’a giden yolun iki tarafı, kâgir ve zarif, bir katlı evlerle çevrili. Sağda bir İslâm evi, intizamı, cephesine kazılan yaldızlı yazılarıyla parlıyor. Rusların askerî ambarları yolun kenarında.Daha sonra Ardahan çarşısıyla karşılaşılıyor. Bir katlı, sıravari dükkânlar yağ ve peynirle dolu. Çarşının bir kısmını Ermeniler yakmışlar. Fakat harap edilen kısımlar önemsiz. Hükûmet konağı altındaki mağazalar, karşısında Millet Bahçesinin etrafındaki muntazam dükkânlar, oldukları gibi kapalı. Burası, Ruslar tarafından yapılan yeni Ardahan. Ardahan yüksekçe bir tepe üzerinde. Önünden Ardahan Suyu geçiyor. Karşıda demir ve zarif bir köprü geçildiği zaman, eski Ardahan’a geliniyor. Eski Ardahan’ın sağında derenin kenarında, Osmanlı kalesi, yanında büyük bir kayalık, daha solda harap camileriyle İslâm mahallesi var. Kalenin karşısındaki sahile Ruslar büyük kışlalar yapmışlar.
Ardahan halkı Türk ve Müslüman. Ahalinin Osmanlılığa ve Türklüğe o derece muhabbetleri var ki, çarşı boyunda, üzerinde “Muhabbet Kıraathanesi” yazılı yerlerde devamlı gramofon çalıyorlar, millî türküleri zevk ve âhenkle dinliyorlar. Arada sırada hazin ve tesirli bir türkü gramofonun boğuk tınlamaları arasında işitiliyor. Son nağmeleri biterken: “Yaşasın milliyet!” sedası,ruhun derinliklerinden kopan bir feryat gibi yükseliyor.
Milliyet duygusu, Türklük sevgisi buralarda pek yüce. Millî irfandan mahrumiyet, kalplerde acı bir özlem peyda etmiş. Şimdi bütün halk Rusya’nın (çarlığın) çökmesinden faydalanmak istiyor. Eski millî hayata kavuşmak, eski şerefli mazinin parlak günlerini yaşamak arzu ediyor. Ardahan Osmanlı devrinde hakikaten şerefli bir maziye sahiptir. Yavuz Sultan Selim’in muzaffer ordusuyla Osmanlı vatanına katılan bu belde, bir zamanlar üç yüz bin has’lı sancak beyliği idi. Sancağında 8 timarı, 87 zeameti vardı. Kalesi, yalçın kayalar üzerinde, dikdörtgen şeklinde idi. İçinde alaybeyler için sarayları, hamamı, 72 kulesi vardı. Özdemiroğlu Osman Paşa doğu seferine geldiği zaman, Osmanlı ordusu Ardahan’a konmuştu. Ardahan’a ilk tayin olunan Sancak Beyi Abdurrahman Beydi. Civarındaki kaleler Lala Mustafa Paşa tarafından fethedilmişti.

Ardahan halkı gayet nazik ve mütavazı. Hürmetlerini göstermek için, sırası geldikçe: “Bizim başımız bildigin sizin ayağız bilir.” diyorlar. Millet Bahçesi, söğütleri henüz filizlenen ağaçlarıyla ıssız. Bir iki tahta kanepe çayırlar arasında devrilmiş yatıyor.
Ardahan Suyu, geniş sahiller arasından akıyor. Kalenin eski duvarları, yıkık mazgalları durgun sular üzerinde tatlı akisler bırakıyor. Köprünün solunda geniş ve yeşil adalar zümrüt renkli ovalara doğru uzanıyor. Sisli bir ova üzerinde otlayan sığırlar ve atlar, ufak siyah lekeler gibi görünüyor. Ne güzel manzara! Bir zamanlar Lala Mustafa Paşa da bu güzellikler karşısında ömür sürmüşler, çadırlarını bu ovalara kurmuşlar, atlarına bu derelerde su içirmişler, davarları bu yerlerde yayılmışlardı. O zamanlar Ardahan, Türklüğün ve Osmanlı fetihlerinin merkeziydi. Kalelerinde Osmanlı sancağı dalgalanır, dereleri kenarında yeniçeriler dolaşırdı. Yollarında, parlak tolgalı, altın okluk taşıyan sipahilerin leventçe at oynatarak Çıldır semtine, Osman Paşa kışlağına gittikleri görülürdü. Gece. Tatlı bir mehtap ovaları aydınlatıyor. Ardahan Suyu ışık parıltılarıyla sâkin sâkin akıyor. Ardahan Kalesi köhne ve terkedilmiş duvarları, İslâm mahallesi harap ve renksiz minareleriyle ıssız ve sessiz. Millet Bahçesi, gündüz yağan yağmurdan sulanmış, ıslak dalları, ay ışığıyla parlıyor. Hüzünlü bir ses, ağlar gibi, inler gibi bir seda; körpe, billurî bir çocuk sesi, söğütler arasından yorgun nağmelerle yükseldi. Dikkat ettim: Merdinik’te işittiğim türkü idi. Tatlı bir nakarat gecenin ıssızlıkları içinde ağlıyordu: Vay Sinan ölsün sarı gelin/ Seni vermem dünya malına...
Sabah. Yağmur tekrar başladı. Ardahan Ovası çamurlar içinde. Ardahan’dan Karanlık Meşe’ye kadar hemen hiç yol yok. Araba, yeşil ovanın batakları ortasında ilerliyor. Arabacımız yakışıklı, genç bir Rus. Fikren bolşevik (komünist). Rus soylular takımının tamamen aleyhinde. Kendisine bolşevik meselesinden bahsettiğim zaman, Türkçe şu cevabı verdi:
“Biz köylü haklı. Benim baba, var dört çocuh, hepsi asker. Ama zenginler var çocuh, hiç değil asker. Bizde para yoh, toprah yoh. Biz muharebe yaptı,çoh toprah aldı.Ama yine verdi.Artık muharebe niçin yapah?”
Onu en çok düşündüren toprak meselesi. Esasen zeki bir adam. Tolstoyları, Gorkileri, Puşkinleri okumuş. Bir taraftan arabasını sürüyor, diğer taraftan melûl ve hüzünlü bir sesle Çaykovski’nin hazin nağmelerini mırıldanıyor. Kapanık bir havada, yağmurlu, sisli, yeşil bir ovada, ağır ağır ilerliyoruz. Bazen araba dereler üzerinde duruyor, o zaman kamçısını şakırdatıyor, gür ve heyecanlı bir sesle: “Hürriyet!” diye bağırıyor. Troykanın ağır tekerlek sedalarına şarkısını uyduruyor. Nihayet düşündü.
Onun köyünden, Mihaylofska’dan geçecektik. Bizi köyüne götürmek, bir çay ikram etmek istedi. Kabul ettik. Mihaylofska, Ardahan ovasında muntazam bir köy. Ahalisi Rus. Köyün en güzel evi arabacınınki. Geniş avlusunda arabalar duruyor, ahırında inek böğürmeleri işitiliyor. Karısı uzun boylu, sarışın bir kadın. Avlunun ortasında ateş yakıyor. Avluda ot yığınları, samanlar, çift makineleri var. İçeri girdik. Muntazam ve döşenmiş bir oda. Masanın üstünde Rusça resimli dergiler, pencerenin içinde ilâç şişeleri. Odada apoletsiz genç bir Rus subayı, çiçek bozuğu, iri yarı bir Rus kadını var. Bunlar Ardahan’dan köylere çıkan subayların geride kalanları. Batum’a gitmek istiyorlar. Arabacının evinde temiz bir çay içtikten sonra yola çıktık. Yağmur devamlı yağıyor. Önümüzde bulanık bir yeşillikten başka bir şey görülmüyor. Ardahan Suyu birçok kollara ayrılmış. Çayırları âdeta su basmış. Araba bazen coşkun ve hızlı derelerden geçiyor, atlar yarı bellerine kadar sulara batıyor. Derenin çamurları içine saplandığımız zaman, civar köylerden getirilen öküzlerin yardımına ihtiyaç duyuluyor. Bu yol pek can sıkıcı. Yağmur ve soğuk birbirini takip ediyor. Etrafımızda sarı çiçekli yeşillikler içinde, dereler beyaz köpükler saçarak akıyor. Akşama doğru Kinzodamal önündeki çamlıklara geldiğimiz zaman ortalık kararmıştı. İlerlemek mümkün değil. Atlar bir türlü çekmiyor. Nihayet geceyi arabada, yağmurlar altında geçirmeye mecbur olduk. Fakat zorluklar bununla da bitmedi. Ertesi sabah en zor bir yerden geçecektik; Yalnızçam, köylülerin tabiriyle Yalağuzçam, bu yolun en müthiş, en felâketli bir geçidi. Bu tepeyi çıkabilmek için, geceden, Kinzodamal’da tertibat almak lâzım. Bu tertibat, her arabaya üçer çift öküz koşmaktan ibaret. Kinzodamal ahalisi Kürt. Tepeyi çıkacaklara öküzleri onlar veriyor, onlar rehberlik ediyorlar.Arabamızın önünde bir dizi öküz, taşlara çarparak, iki tarafa sarsılarak, nihayetsiz bir tepeye doğru, yağmurlar altında tırmanıyoruz. Tepeye çıkıldıkça, seyrek çamlıklar görünüyor. Arkamızda sisler içinde büyük bir çam ormanı var. Hemen bütün ufuk çamlarla kapanmış. Önümüzde ise hava gittikçe kararıyor. Karlı bir sahaya giriyoruz. Her taraf çamur. Karlar eridikçe, altlarından sararmış otlar, pembe çiğdemler meydana çıkıyor. Öküzler, dizlerine kadar erimiş kar suları içinden geçiyor. Nihayet kar başladı. Ufuk bembeyaz. Kardan hiçbir yer görünmüyor. Karlar yoğunlaştıkça, ufuklarda titreşmeler meydana geliyor. Beyaz köpüklü bir dere nihayetsiz bir sür’atle akıyor zannediliyor. Soğuk şiddetli. Üç bin metre yükseklikteyiz. Tepenin boyun noktasında iki insan boyu kar var. Açılan yol, arabalarla bozulmuş. Peyda olan çukurlara karlı sular dolmuş. Buradan geçildiği zaman arabalar saplanıyor, hayvanlar yarı bellerine kadar sulara gömülüyor. Kar yağıyor. Tipiden, boradan etrafı görmek mümkün değil. Havayı kara bulutlar kaplamış. Ufuk simsiyah. Rüzgâr, soğuk soğuk esiyor, gök gürlüyor. Bu geniş ovada bizden başka can yok. Geçidi bitirdiğimiz zaman, biz de kendimizden geçtik. Artık selâmet bundan sonra. Yollar muntazam. Her taraf kurak. Mütemadiyen ineceğiz. Bu fecî çıkışın herhalde rahat bir inişi var. Akşama doğru güzel ve cazip bir çam ormanına geldik. Buraya Karanlık Meşe diyorlar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan haberlerin tüm hakları 23 Şubat Gazetesi Ardahan Haber'ya aittir. Kaynak gösterilse dahi haberlerin tamamı özel izin alınmadan kullanılmaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılan haberin aktif link verilerek kullanılabilir.
    • KULLANICI ve EDİTÖR GİRİŞİ
    • Facebook veya Twitter hesabınız ile güvenli ve hızlı bağlanabilirsiniz!
    • Gizlilik Sözleşmesi gereği kişisel bilgileriniz üçüncü kişiler ile paylaşılmaz.
    • Facebook ile Giriş Yap  
    • KULLANICI GİRİŞİ
    • Eğer Kayıtlı Kullanıcı Değilseniz KAYIT OL!
    • YORUM YAZ
    • 1900’lü yıllarda Ardahan ve Kura köprüsü